8 Mart 2009

EEE2009

Sınıfta sadece 2 tane İsveçli olmasından kelli 6 aydır İngilizce konuşulan çok uluslu ortamlardaydım. Komşularımın 4ü İsveçli aslında ama sadece bir tanesiyle yakın olabildik. Bıcır bıcır ve sürekli meşgul modda gezen bi kız kendisi. Kim demiş İsveçliler soğuk insanlar diye? Safi yalan. Komşum Y. sayesinde bir sürü insanla tanıştım geçen dönemin sonuna doğru, değişik tatlar denedim ve en önemlisi de İsveç'te yaşadığımın biraz daha farkına varabildim.
Bundan önceki yazımda noel partilerimizden bahsedip bir video eklemiştim. İşte o videodan sonra arkadaşım Y. bana bir teklifte bulundu. Kendisi ekonomi fakültesinin öğrenci birliğinde, EEE adlı kariyer fuarında iletişim sorumlusu olarak çalışıyordu. Posterler, broşürler, kataloglar hazırlamaktan uyku uyuyamaz hale gelmişti. Benim videomu çok beğenmiş; kariyer fuarı organizasyon komitesinin tanıtım filmini yapmamı istedi. Son gece, kapanış kokteylinde dev ekranda gösterilmek üzere 5 dakikalık komik bir tanıtım filmi yapacaktık.
Partinin teması olarak 1930ları düşünmüşler. O yüzden biz de filmi siyah-beyaz, hızlı ve sessiz çekmeye karar verdik.
Az değil, komitede 15 kişi var. Her birinin görevi farklı... 2 hafta içinde herkese tek tek randevu ayarladım. Her birinin çekimi 1-1.5 saat sürdü. Çekilen sayısız sahne içinden gereklileri ayıklamak, ışığı düzenlemek, hızıdır, başıdır sonudur, yanlışlıkla görünen logolara reklam muamelesi yapılmasın diye sansürlemektir, sahne bitimlerinde kişinin en güzel gülümseyebildiği açıyı yakalayıp dondurmaktır, müziğin senkronizasyonudur, müzik bulmaktır, seçmektir, kesmektir, yapıştırmaktır, İngilizce-İsveççe çeviri yapmaktır toplam 25-30 saatte de düzenlemesini monjatını yaptım. Tabii ara sıra bilgisayarın isyan etmesi, internetin kesilmesi, bazı framelerin yanması falan gibi sorunları saymıyorum bile. Günlerim gecelerim birbirine karıştı.
Ve sonunda bu 5 buçuk dakikalık tanıtım filmi ortaya çıktı. Buraya koyabilmek için kalitesini %75 oranında küçültmek zorunda kaldım. Aynı tadı vermiyor, ama yine de meraklısı buyursun:

Kısmen daha kaliteli olan y.ou.t.u.be versiyonu için buraya tıklayabilirsiniz.

Öğrenci birliği başkanı bu çalışmadan çok memnun kalınca, önümüzdeki diğer etkinliklerle ilgili de reklam ve tanıtım filmleri yapmak konusunda benden yardım istedi. Umarım vaz caymaz, çünkü acaip eğlendim tüm bu curcuna sırasında, ve en önemlisi de İsveçlilerin çalışma ortamını görmüş oldum. Çevremde uçuşan bu garip dilin ufak tefek basit kısımlarına kulağım alışmış oldu. Bu kadar keyifli olacağını tahmin etmemiştim.

12 Ocak 2009

Tam gaz "Noel 2008"

Aralık ayı boyunca Lund'da noel yemekleri ve partilerine gitmekten helâk olduk. Hediye çılgınlığının akıl almaz boyutlara geldiği bu ayda, öğrenci bütçesini yıpratmamak için yaratıcılığımızı son damlasına kadar kullandık...
Girişimcilik bölümünde okuyan arkadaşların hakkını yemeyelim. İnanılmaz partiler düzenlediler, bize de gidip eğlenmek düştü. Son iki partide çektiğim fotoğraf ve videolardan bir kolaj yaptım, afiyetle izleyin. (buraya yükleyebilmek için görüntü kalitesini düşürmek zorunda kaldım, ama olsun)

1 Aralık 2008

Lund'da ilk noel etkinlikleri

Dün Lund'da noel sezonu açıldı. Şehrin en işlek meydanlarında standlar, sahneler ve luna parklar kuruldu; ağaçlar ışıklandırıldı, garip kostümlü insanlar ortalıkta dolaşıp şeker, kurabiye veya reklam dağıttılar.

Çoluk çocuk genç yaşlı hep sokaklardaydı dün.
En ilginci de, üniversite idarî binasının önündeki büyük çınar ağacının ışıklarını hep birlikte yakmak için sahnedeki adamın yönlendirmesiyle herkesin ellerini ağaca uzatıp "Bööh!" diye bağırması oldu heralde.

Fotoğraf ve videolardan oluşan kolajımı izlemek için bu yazımın başlığına tıklayabilirsiniz.

Ardından bando noel şarkılarıyla heyecana eşlik etti. Beyazlamış saçlarına ve dondurucu havaya rağmen bu ânı kaçırmak istemeyen romantik bir çift kamerama takıldı. Buraya koymadan edemedim. Özendim evet.

10 Eylül 2008

Gece gece ders oldu bana.

Yarına yetiştirmem gereken bir makale analizi ve literatür taraması olduğundan yemek yapacak zamanım yoktu. Çikolatalı bisküvilerime eşlik etmesi için mutfakta kahve aradım, ve buldum. - Ya da en azından ben öyle sandım.

6 kişiyle ortak kullandığım mutfakta bulduğum kahve(!)yi makinenin filtresine koydum, yanına su ekledim ve şimdi anlatamayacağım bir dizi maceranın ardından kahve makinesinin çalışma prensiplerini keşfettikten sonra yeni yıkanmış bulaşıkların arasında duran büyükçe(!) bir fincana doldurup odama götürdüm. Yolda buzdolabına rastlayınca içine 2ml çikolatalı süt de koyduktan sonra şeker ekleyip bir güzel karıştırdım.

Daha önceki kahve deneyimlerimden edindiğim tecrübeler ışığında, kahvenin benim uykumu rahat rahat kaçırmadığını hatırlayarak seçtiğim devasa kupayla makalenin başına oturdum. Kupayı, hoşluk olsun diye "devasa" olarak nitelendirmiyorum. Öyle bir kupa ki, iki elimle tutunca parmaklarım birbirine değmiyor. Bir nevi çorba kâsesi yani.

Kahve(!)nin dibini buldum.

Kahve'nin yanına iliştirdiğim "(!)"lere gelince... Şey.... Sanırım o kahve değilmiş. Yani o familyadan; ama hani bizim bildiğimiz kahveden değil.

Böyle Espresso türünden güçlü bir içecek. Hani minicik fincanlarda içilenlerden.

Kıssadan hisse: "Bilmediğin şeyi ellemeyeceksin."

Saat gecenin 2si... Benimle bisiklet turuna falan çıkmak isteyen var mı?

3 Eylül 2008

ŞEHR-İ LUND @ İsveç

Onca koşturmacanın, son dakika değişikliğinin, son anda verilen kararların, geceyarıları açılacak olan çevrimiçi emlak listelerine ilk girmek için çabalamaların, yazlık kışlık tüm gardrobu bavullara sığdırmak için ter dökmenin ve banka-konsolosluk-noter üçgeninde mekik dokumanın ardından nihayet Lund'dayım.

Sanırım hayallerimdeki şehri buldum. Hem de tesadüfen. İlk gün 65 kiloluk bavul-çanta yükünü taşırken bile yakınmadım. O kadar güzeldi ki her yer, aç/susuz olmam da umrumda değildi, sırtımdan akan terler de, henüz bir odaya yerleşemeyecek olmam da. Malmö'de bir hostel'de yer ayırmıştım ve onca yükü oraya taşımak istemediğimden, henüz tanıştığım Çinli arkadaşım G'nin de teklifi üzerine eşyalarımı onun odasına bıraktım.

O ilk günümü anlatmaya kalksam sayfalar sürer; çok şey yaşandı çok şeye şaşırıldı, çok şey öğrenildi... Çok da eziyetliydi aslında ama şimdi yazamıyorum bile. Sanırım unutmuşum.


En iyisi birkaç fotoğrafla özetleyeyim neden burayı çok sevdiğimi.


Bu ilki, okula giderken yolumun üzerindeki sayısız şirin evden biri:












Ekonomi ve işletme fakültesi ana binasının içi. Nam-ı diğer Holger Crafoords Ekonomicentrum.

Arkadaki bina, kayıtların yapıldığı, okulun idari birimlerinin bulunduğu yer.
Bu da yine okulun binalarından biri. Ne binası olduğunu en yakın zamanda öğreneceğim.

Nasıl???

30 Temmuz 2007

“Danimarka’da bir garip değişim öğrencisi” olmak


Dönem: Bahar 2007
Yer: Aarhus School of Business, İşletme Fakültesi
Ülke: Danimarka

Şehre yeni gelmişsin ve daha neyin nerde olduğunu öğrenememişsin, pat diye kitap alma stresi başlamış. Ulan Avrupa'da fotokopi yasaktır, telif hakkı falan diye uğraştırırlar adamı diye düşünürsün, zaten şehirde de fotokopici bulamamışsındır...

Sonra gider "aman beeee orjinal alayım yaa zaten evladiyelik kitaplar bunlar, saklarız hem, zaten babam kredi kartıyla almamı söylediydi..." dersin ve okulun kitapçısına dalarsın. 1.5 saat kitapları aradıktan sonra yaklaşık 10kg yükle kasaya gidersin. Kadın her bir kitabı geçirir barkod okuyucudan ve toplam tutarı söyler. Sen anlamazsın tabii ve yazar-kasanın göstergesine bakarsın: "2350 DKK" (~600 YTL)

Sonra kadere razı gelip kredi kartını uzatırsın. Kadın 3 kere 5 kere denetir şifreni falan ama yine de kart çalışmaz. Uzun uğraşlar ve Türkiye'deki bankanla yaptığın uzuuun telefon konuşmaları sonunda pes edersin ve fotokopici aramaya halin kalmadığı için "yeter ulan" dersin; cüzdanından bi 2350 kuroncuk (DKK) attırıverirsin (!), tam ordan son sürat kaçacakkeeeeen...:

Her gün gibi o gün de dışarda yağmur olduğunu hatırlarsın. Kitapçıya gidip kitapları saklamak için ek poşet istersin, o da senden bikaç kuroncuk daha ister; boyun eğersin.

Baştan kazığı bu şekilde yiyip, bir de üstüne fiziksel ve psikolojik dayanıklılık testlerinden geçtikten sonra, bir an için dedim ki kendikendime: "Madem bu kadar eziyet çektim, bari dersleri takip edeyim de aldığım kitaplar bi işe yarasın".

Vee tabii ki öyle olmadı. Olacağı varmış, ama yine de olmadı.

Asıl konuya gelirsek:

Bu okulda şöyle bi şey var: Hocalar etkisiz eleman gibiler nerdeyse ve derse başlarken sizin o günün konusunu (50-60 sayfa) önceden okumuş ve kitap yazarının kafasının içini tamamen sindirmiş olduğunuzu varsayıyorlar. Hele ki böyle komik şemalar varsa kutucuklu, oklu falan; işte onları da pek bir seviyorlar. Üstünde saaatlerce konuşabilirler. Bir de şu var: Sınıftaki Danimarkalı popülasyonu yüksekse, ezilme riskiniz çok yüksek. Bu Danlar genelde okul dışında bir de çalışırlar.. İşte pazarlama şirketlerinde, mağazalarda, reklam ajanslarında, ithalat firmasında vsvsvs... (Hehe haftasonları da postacılık ya da barmen/barmaid'lik yapar lar bazıları) Bu insanlar derste bi fırsatını bulup hemen iş yerlerinde yaşadıklarını anlatmaya başlarlar. İşte bi şekilde konuyu o kitaptaki ipe sapa gelmez teorilere bağlamaya çalışırlar.
Eğer sınıfta bol miktarda exchange (değişim öğrencisi) varsa, ya da daha kötüsü, sınıf tamamen exchange ise... İşte o zaman durum biraz farklı: O zaman da ders boyu herkesin boş boş konuşup "bizim ülkemizde bunu şöyle yapıyorlar....." "benim ülkemde bi coca coca reklamı vardı...."lı hikayeler anlatmalarını dinlemek zorunda kalırsın....ki eğer konuşan, bir Fransız ise.... owffff.. Anla anlayabilirsen. Zaten 2 dakikalık şeyi 15 dakikada anlatır bunlar kelimeyi düşünmekten. Onu da adam akıllı anlatamaz zaten.

Velhasıl efenim bu Danimarkalı kısmısı bi acaip olduğundan, bu çocuklar evde harıl harıl okurlar her dersten önce 2 chapter, Case'ler dahil, ve altını çizmekle kalmayıp bi de akıllarına gelen örnekleri falan post-it'lere yazarlar ki derste tutup anlatabilsinler diye. Ve eğer sen evde okumamışsan, o ders zul gelir. burnundan gelir... Hoca iki kelime konuşup da bi şey anlatmadığından, dersi öğrenciler götürür zaten, ya da her hafta öğrencilerin sunum yaptığı bir dersse yine 2-3 dakikalık anlatımdan sonra 20-30dk da tartışılır sınıfta. Şans burda en önemli faktör. Asla ve kat'a hafife alınmamalı! Sınıftakiler kafaysa yırttınız: Boyna reklamlardan, coca cola'dan ve McDonalds'tan konuşulur, sen de televizyon izleyen her Türk vatandaşı gibi izlediğin reklamların üstüne iki kelime de hikaye yazıp tartışmaya katılırsın. Amaaaa... sınıftakiler inekse, ki Danimarkalı popülasyonuyla doğru orantılıdır bu ineklik seviyesi, o zaman tartışılan konu reklamlar falan değil kitaptaki aptal bir şema olur ve dünyadan tamamen koparsın. Her iki durumda da sınavda dumur olursun. Sınıf geyikse ve yıl boyu geyik yapılmışsa, o geyiklerin sınavda çıkmadığını farkettiğin an artık çok geçtir. Sınıf inekse ve sürekli şemalar tartışılmışsa, o şemaların da sınavda çıkmadığını farkettiğinde yine çok geçtir. Aslında zaten o şemaları bi türlü anlamamış ve kaale de almamışsındır ama yine de insan yıl boyu görmeye alıştığı şeyi görmek istiyor ya hani sınavda...Bir süre sonra bu eziyete dayanamaz ve exchange hayatının da turistik amaçlarını ön plana çıkarmaya karar verirsin. Okulun 2. ayından sonra derslerin anca %20'sine katılırsın ve kitapları da rafa kaldırıp orda tozlanmalarını beklersin. Bir gün, bi derse 2 aydır gitmediğini farkedip noluyo derste diye öğrenmek adına sınıfa uğramak gibi bir hata yaptığında, 10. dakikada bunalım hat safhada olduğundan durumu daha fazla kaldıramayıp kendinizi dışarda bulursun. Derin derin nefes alırsın. Kanındaki oksijen seviyesinin tekrar normale dönmesini beklersin bir süre, gider Kafeeen'de çalışan yakışıklı Dan çocuktan muffin ve cappucino alırsın. Çocuğa şirin görünmek için Danca konuşmaya çalışırsın, ama tabii ki batırıp rezil olursun. İyimser ihtimalle komik olur, yine de şirin görünmeyi başarırsın. :)

Tabii tüm bunlar, Alman değilsen başına gelir. Almansan, ki değilsin ben biliyorum, o zaman sen de en az bir Danimarkalı kadar çalışıp kitabın altını falan çizersin. Hatta çok Almansan bi de akşamları diğer exchangelerle veya Danlarla dışarda veya yurtta eğlenmek varken oturur biraz daha ders çalışırsın. Günde 7 saat çalışmak falan asla yetmez çünkü sana. Ama Alman olmadığını biliyorum, için rahat olsun ;) Rahat rahat gez dolaş valla, tadını çıkar fırsat varken.

Velhasıl haziran gelip çattığında birden kitaba bakar ve dersin ki: "Hadi canım! Bunların tamamı olamaz sınavda, kesin bazı bölümler atlanmıştır da ben sınıfa gitmediğim için bilmiyorumdur...." Hemen bir Alman bulursun ve sorarsın saf saf: "sınavda hangi konular yok?" Sınavda bazı konuların olmayabileceğine ihtimal vermen bile bu Almancığı şaşırtır tabii... Elinde kitap, muhtemelen 25 chapter falan... Kalırsın oracıkta. Kal gelir bir nevî.
Sonra işte can çekişmeler, "sınava girmesem nolur ki Türkiye'de başka seçmeli alırım" hayalleri, "zaten exchange'lerin sınavlarını torpilli okuyolarmış" diye kendini motive etmeye çalışmalar, boşa kürek çekmeler, "vazgeçtim girmiyorum sınava"lar vs.....vs...vs..

Sonra bir de şu var Danimarka'da: not sistemi 13 üzerinden. minimum geçme notu 6. 13ü kimseye vermiyorlar, böyle bir gelenekleri var. Kolay derslerde 11-12yi %1lik dilim alıyor, 9-10 aldın mı %5-10luk dilime girmiş oluyorsun 7-8 ortalama çıkıyor...ama ders 2. veya 3. sınıf dersiyse, hele bir de sayısalsa, o zaman ortalama 5.5 falan çıkabiliyor. 8 Accaip güzel bir not oluyor ve çoook zor alınıyor.

ve gelelim dünyanın gerçeğine: minimum geçme notu Danimarka'da 6 olabilir ancak bu seni yanıltmasın. Gururlu bir Bilkent genci olarak senin minimum geçme notun 8!!!!! Haydi buyrun cenaze namazına. Charlotte devreye giriyor ve onun "international student councellor" olması bile Anjariitta(*)'nın not değerlendirme sisteminde oynama yapmaya ikna olmasına yetmiyor.
sonra o 600YTLlik kitapları Türkiye'ye taşımak için ek yük parası vermek de cazip olmadığından.... Danimarka topraklarına yaptığın değişik bir bağış olarak adlarını ERASMUS tarihine silgi tozundan harflerle yazdırıyorlar.

ve daha neler neler... ama ben yazsam da siz okumazsınız bundan sonrasını....

(*) Anjariitta Rantanen, Bilkent Üniversitesi’nin ERASMUS Değişim Programı işlerinden de sorumlu olan çok süper hocası. Her işin altından kalkar. Her okula lazım. Ama niyeyse not sistemi olayı çözülemedi, ona çok şaşırdım :s

27 Mayıs 2007

Brüksel gezisi ve bira şaşkınlığı

Mart 2007 sonunda Paskalya tatili sayesinde Brüksel’e gittim. Garip bir şehir. Devasa Avrupa Birliği binalarının arasına sıkışmış eski Belçika evleri, savaşlar sonrasında yıprandıkları için yenilenen dar betonarme binalar, sarayın ihtişamı ve asit yağmurunun hışmına uğramış mimarî harikaların çevresine kurulmuş restorasyon iskeleleriyle insanı bir türlü 1 milyon nüfusu olduğuna inandıramayan karman çorman bir şehir Brüksel. Aynı zamanda da bira ve çikolata cenneti.

Belçika'nın biraya olan düşkünlüğü ise küçümsenecek gibi değil.

Tavsiyeler üzerine ayaklarımız çatlayana kadar aradığımız Delirium Café'den bahsetmek istiyorum.

Daha önce hayatımda hiç 7cm kalınlığında menü görmemiştim. Bu aslında bir menü dosyasıydı, ve önsözü aynen şöyleydi:

Dearest customers,
Delirium Café offers you
2500 beers from our menu. Some of these beers may be out of stock for diverse reasons (production problems, importation difficulties etc.).However, we guarantee a minimum of 2004 beers
to be available at all times. We ask you, equally, to be patient as the coordination of such a large number of products is not always a simple task for our personnel – especially during peak business hours.

Thank you for your patience, your understanding and your custom,

Delirium Café Management
http://www.deliriumcafe.be

Olacak iş değildi: 2004 çeşit birayı sağlayacaklarına söz verdikleri gibi, bir de 2500 çeşidi her zaman bulunduramayacakları için özür diliyorlardı!!!

Menünün sayfaları arasında dolaştıkça şaşkınlığım iyice artıyordu. Her sayfada 2-3 çeşit biranın resmi ve açıklaması vardı: Tarihçesi, özellikleri, yapılışı... Fiyatlar ise 1.40€'dan 30€'ya kadar çıkıyordu.

Gezi için okulun ayarladığı otobüsün şoförü ile muhabbet etme şansımız olmuştu bir ara yemekte. Onun anlattığına göre, Belçika'daki bazı bira meraklıları, bira içimi hakkındaki tarifler konusunda çok titizlermiş. Her tip biranın kendine özgü bardağı varmış ve kaç cm köpükle içilirse en güzel tadı vereceği belirtilirmiş. Bu bira meraklıları, değişik yerlerden gelen özel koleksiyon şişelerini de saklar, sergilerlermiş ayrıca.

Bense hâlâ bira içerken suratımı ekşitmekten kurtulamamışken nerde kaldı santim santim köpük hesaplamak!...

20 Mayıs 2007

Aarhus'ta doktor sorunsalı

Herkesin bir doktoru var burda. Kimlik kartınızda adı, adresi ve telefon numarası yazıyor, ve hastalandığınızda ilk bu doktora gidiyorsunuz. Kanser falansanız sizi hastaneye sevkediyor, ama onun dışında solunum, sindirim, boşaltım, dolaşım, üreme, sinir vs vs bütün sistemlerinizin muayenesi için bu doktora gidiyorsunuz.

Ama şöyle bir durum var ki, bu doktor kısmısı sürekli meşgul oluyor. Kulak ve boğaz ağrısından ölmek üzeresin, aldığın ağrı kesiciler ve pastiller kâr etmemiş, ‘gideyim de bir bilene sorayım’ modundasın....

Ararsın muayenehaneyi: biip biip

Otomatik cevaplama sistemi devreye girer ve uzuuun uzun Danca konuşur: “Vilkommen til mouhdll uoolğğ. Komma hyommn uoltild huoüğğua vent ventidlt list. Ğüülsğğ mouve hil.”

Tahminen, bekleme listesine alındığını anlarsın ve beklersin. Mesaj 2-3 kez daha tekrarlanır. Sonunda asistan-sekreter-laborant karışımı, ne olduğu belirsiz kadın telefonu açar.

Randevu istersin. “Randevuları sadece 9-12 arasında alabilirsiniz, yarın o saatler arasında arayın lütfen” der. Dumur olursun.
“Ama... ama... ama... Ben ölüyorum galiba! Geceleri uyuyamıyorum ağrıdan, öksürmekten, çift görmeye başladım artık!” falan dersin.
Cevap: “Bugün çok yoğunuz, lütfen yarın 9-12 arası arayın.”

Telefonu alıp duvara fırlatmak gelir içinden.

Ertesi gün saat 9.05’te tekrar arayıp yine uzunca süre bekledikten sonra asistan kadından randevu istersin. Sana CPR numaranı sorar. Bu, sigorta kimlik numarası gibi bir şey. Oldukça uzun olan bu numarayı tek tek telefonda sayarken, kadın İngilizce konuşmaktan duyduğu rahatsızlığın doruklarındadır ve sayıları yanlış anlar; haydi baştan alırsın sayıları. Tam ortasındayken, odandan bir türlü tam sinyal alamayan telefonun intihar eder ve bağlantı kesilir.

Tekrar ararsın, tekrar uzunca bekledikten sonra kadın açar telafonu, sanki her gün 20 kere telefonda İngilizce konuşan hastalarla uğraşıyormuşçasına seni hatırlamaz, 5 dakika önce konuştuğunun da farkında değildir. CPR numaranı başarılı bir şekilde kadına yazdırdıktan sonra sana sonraki haftaya randevu verir...

İşte o an.... 38.5 olan ateşin 41’e çıkar, vücut hücrelerin tek tek yok olmaya başlar, boğazındaki bademcikler yerinden oynarcasına batarlar boğazına, ve kulaklarındaki tiz biiiiip sesi birden cızırdamaya başlar....

Sinirini kontrol etmeye çalışarak, “Daha erken olmaz mı acaba?” dersin.

Kadın, “Şikayetiniz nedir acaba?” diye sorar. Anlatırsın ızdırabını.

“Hmm o zaman bugün 10.30’da gelin” der.

--
“Madem boşluğun vardı 10.30’da, niye beni haftaya attın yahu??!?!?!” diye haykırmak gelir içinden.


16 Nisan 2007

Hiç yakışmadı...

Gerçekten de hiç yakışmadı bu bana.
En son 27 Şubat'ta yazmışım.
Eh hal böyle olunca da yazacak çok şey birikti.
Saat 20.28, güneş daha batmadı, çimlere yayılmış "nasıl anlatsam nerden başlasam" diye düşünüyorum.
Evet evet, kesin bu hafta bitirmeliyim yazacaklarımı. Hafta sonu Kopenhag'a gidiyorum çünkü. Hazır Utku da İsveç-Finlandiya gezisindeyken fırsattan istifade oturup yazmalıyım... Bir ara, paskalya tatilinde Brüksel, Maastricht ve Amsterdam'da çektiğim yaklaşık 800 fotoğrafı da düzenleyip gereklileri seçebilirsem, msn alanıma yüklmeliyim....

Hadi bana kolay gelsin.

27 Şubat 2007

Kopenhag semalari

Evet ucakta dijital kamera vs kullanmak yasakmis.
ama bunu yeni ogrendim.
Bir ay once haberim yoktu.

Gercekten!!!


Iyi ki de yokmus. Bakin ne cektim ben ucaktayken: