28 Mayıs 2006

Yazıvermişcesine


Kısa

Mavilerimsin sen benim,
Yeşillerimsin.
Elimdeki el,
Gözlerimdeki ışıksın.
Sen...
Nerden geldiğini bilmediğimsin.
İyi ki geldin dediğimsin.

Ayşegül Girgin
28 Mayıs 2006

22 Mayıs 2006

"Tis only in their dreams that men truly be free, 'twas always thus, and always thus will be." -Keating

"I hope not." -Ayşegül
Belki sadece bir itirafın kalıntılarıydı, belki de eylemsizliğe karşı gelmenin zorluğu... Bilmiyorum; bir önemi de yok artık. Her ne olduysa, nasıl olduysa... Kelimelere dökemediğim, belki de dökmekten korkutuğum bu duygular benim için yeni değil; ama bu seferkini farklı kılan bir şeyler var. Bu sefer hissetmekle kalmıyor, özünü biliyorum. En azından, bildiğimi zannediyorum. Carpe diem diyerek başladığım bu yolculukta artık gözleri bağlı olmaktan daha öte bir yerdeyim. Mantığımla savaşan hislerim artık barış imzaladı.

“Seni ararken kendimi kaybetmekten yoruldum. Bulduğumu zannettiğimde kendimden ayrı düştüm.” Şebnem Ferah

Artık değil.

Kendimi kendimde yaşayabiliyorum artık. Ve seninle.

Teşekkür ederim.

Uzun bir aradan sonra senin sayende yeniden yazıyorum. Hem de içimi dökmek için değil, mutluluğumu paylaşmak ve sana teşekkür etmek için. Bu benim için ne demek biliyor musun? Tabii ki biliyorsun...

15 Nisan 2006

Yazıvermişçesine...

YETİŞKEN

İç burkan gülümseyişlerde kaybolan ben miyim
Bir gülümsemenin bin farklı anlamı olmasından acı duyan
Bir merhabanın tehlike şiddetini anlayamayan
Dansın büyüsünün günlük kalıplara sığmadığını farkedemeyen
ya da
İçten gelenin dışarda patlama yarattığını kabullenmek istemeyen...

Ben miyim?

Gerçekten ben miyim?


Ayşegül Girgin
15.04.2006

5 Nisan 2006

Lütfen yorum yazın, ihtiyacım var

Bilkent Üniversitesi Basın Yayın Kulübü bir dergi çıkarmaya hazırlanıyor. Bu ilk sayının genel konusu KİMLİK olarak belirlendi. Ben de bir deneme yazdım içimden geldiği gibi. Birkaç kişiye okuttum, beğendiler ama kısa olduğunu söyleyip uzatmamı, daha açıklayıcı olmamı önerdiler.
Lütfen siz de aşağıdaki yazıyı okuyup fikirlerinizi yazın. 1 hafta içinde eleştirileriniz doğrultusunda düzeltmeler yapıp dergiye tekrar yollamak istiyorum.
Okurken sıkıldığınız bölümler nereler?
Üstü kapalı bulduğunuz ifadeler var mı? Daha açık olmasını ister misiniz? gibi sorulara da yanıt verirseniz çok sevinirim....
Tek Bir “Ben”i Aramak
Kendimi tek bir şablonda yaşamayı istedim bazen. Okuldaki Ayşegül’le evdekinin aynı insan olmasını istedim. Deprem sonrası sokakta yatan Ayşegül’le üniversite bahar şenliğindeki Ayşegül’ün aynı olmasını…
Benzer durumlarda benzer tepkiler verebilmeyi bile başaramamışken, bir düşünceyi büyük bir inançla savunurken aksini gösteren bir kanıt karşısında karar değiştirmekten kendimi alamamışken “ben kimim?” sorusunun yarattığı şimşeklerin aydınlattığı alandaki manzara tüyler ürpertici olmasaymış keşke. Keşke potansiyel tepkilerim belirli olsaymış da annem benimle tanıştıktan on dokuz yıl sonra bile hâlâ bana nasıl davranması gerektiğini bilemez durumda olmasaymış.
Keşke isteklerim ve görüşlerim bu kadar sık değişmeseymiş de sevdiğim adamla evlenip yuva kurmak ile 4-5 yılda bir şehir değiştirmeyi göze alıp bir “kariyer kadını” olmak arasında rahatça seçim yapabilseymişim. Sonra, sağlam temellere dayandırarak savunduğum bir siyasî görüşüm olsaymış mesela. Diplomayı aldıktan sonra ülkemde kalıp burayı daha yaşanabilir kılmak adına birkaç adım da ben mi atsam, yoksa bir an önce bu sınırlardan çıkıp kendime euro ya da dolar bazında başka bir hayat mı kursam diye düşünmeseymişim keşke. Hemen verebilseymişim kararı ya da karar zaten baştan verilmiş olsaymış.
Bir gün mutluluktan yolda yürürken bile dans adımlarıyla ilerlerken bir gün umutsuzluktan ayaklarımı seyrederek yürümeseymişim keşke. Bir gün bana gelen “merhaba”ya gülümseyerek “merhaba” derken bir başka gün “hmm” gibi garip sesler çıkararak cevap vermeseymişim sonra. Bir gün bütün sorumluluklarımı unutup eğlencenin tadını çıkarırken bir başka gün eğlenmem gereken ortamda sorumluluklarım arasında boğulmasaymışım bir de…
Böyle olsaymışım, yani her yerde aynı Ayşegül olsaymışım, kararsızlıklarım ya da karar değiştirmelerim olmasaymış da “ben kimim?” sorusuna tek bir yanıt verebilseymişim keşke.
Ama…
Biraz daha düşününce…
Bunların olması belki de asıl kimliğin bir parçası. Belki de her ortamda farklı olmanın diğer adı “uyum sağlamak”. Görüşlerimin değişmesinin diğer adı ise “açık fikirlilik”. Öyle ya, görüşlerimde her zaman bir yanılma payının olabileceğinin farkında olmak aslında bu. Kararsızlıklarım, belki de mükemmeli ararken uğradığım ve bir süreliğine konakladığım bir otel. Duygularımın değişmesi ise belki de sadece insan olmamdan…
Belki de bu, kimliğimin ta kendisi.
Değişime açık olmakla kimliksizliği karıştıranlara sevgilerimle…
Ayşegül Girgin
3 Nisan 2006

23 Mart 2006

Bu şarkılar adam olmaz....

Ne desem boş...

---------o-------
Kızıma Mektup

Canım kızım, güzel kızım,
Adı denizden gelen kızım
Büyükler dünyasına hoşgeldin!
Ne kadar içtendin biliyor musun?
Değişeceksin!


Öğreteceğiz sana okumayı, yazmayı, iyi olmayı
Ancak karşılaştırmak yok yazılanla söyleneni
Çünkü hemen farkedeceksin!


Canım kızım, güzel kızım, adı denizden gelen kızım
Koza gibi gizlenmeyi gösteririz insana
Üç beş deney yeter inan
Hele sev bir insanı;
Yetmeyecek kütüphanler falan anlatacaklarına, göreceksin!

Canım kızım, güzel kızım, adı denizden gelen kızım
Diyeceğiz sana "İnsan Hakları!"
O gün sakın açma gazeteleri
Diyeceğiz sana kardeşlikten barıştan...
Dakikada binler ölüyor açlıktan
Demeyeceğiz tabii: "En özgür, gelişmiş ülkeler en sıkı silah tüccarları"
Onu artık sen bulacaksın


Canım kızım, güzel kızım, adı denizden gelen kızım
Daha güzel bir dünya vermek isterdim sana, ancak ben de
bulmadım
Beş on şarkı yazdım sadece
Hayata yeni şarkılar lazım
Sen de öyle yap, yaşayacaksın!


Canım kızım, güzel kızım, adı denizden gelen kızım ...

Bülent Ortaçgil
('Oyuna Devam' albümünden)
Bu adam olayı çözmüş galiba....

---------o---------
Memurun Şarkısı

Pazartesi Acımasız
Pazartesi Sıkkın
Hep Aynı Şarkıyı Söylemekten Bıkkın
Bir Masanın Kenarları Gibi, Buluşmazmışız Öyle Derler
Oysa Bütün Masalarda Dört Köşe Var

Umarsız ve Umursamaz Günler
Gözlerde Bir Habersizlik Var

Salı, Çarşamba
Çok Uzun Salı,
Çarşamba Sonsuz
Hiçbir İşe Yaramazlar Sensiz
Bir Ağacın Yaprakları Gibi Özgürmüşüz Öyle Derler
Oysa Bütün Yapraklar Aynı Kökten Çıkarlar

Umarsız ve Umursamaz Günler
Gözlerde Bir Habersizlik Var

Perşembe Kadar Güzelsin
Perşembe Kadar Hızlı
Her Daim Bir Cümbüş Arasında Gizli
Bir Yıldızın Köşeleri Kadar Uzakmışız Öyle Derler
Oysa Yakından Bakınca Yıldızlar Yuvarlaktırlar

Umarsız ve Umursamaz Günler
Gözlerde Bir Habersizlik Var

Cumartesi, Cumartesi
Sanki Bir Kış Sonrası
Küçük Renkli Bir Sofrada, Sabah Kahvaltısı
Bir Katarın Vagonları Gibi Özelmişiz Öyle Derler
Oysa Bütün Vagonlar Aynı Rayda Gider

Umarsız ve Umursamaz Günler
Gözlerde Bir Habersizlik Var

Her Son Bir Umuttur
Her Başlangıç Bir Kuşku
Eğer Günlerden Pazarsa, Arife Keyfi
Bir Meyvanın Çekirdeği Gibi Atılmışız Öyle Derler
Oysa Yaşam Meyvadan Değil Çekirdekten Çıkar

Umarsız ve Umursamaz Günler
Gözlerde Bir Habersizlik Var

Bülent Ortaçgil
('Eski Defterler' albümünden)

21 Mart 2006



BABACIIIM NOOOOLUR SİGARA İÇMEEEE!

20 Mart 2006

Sorular, yanılgılar, zannetmeler, arzular ve hayal kırıklığı...


İçin içini yiyor... Ulaşmaman gerektiğini bile bile istiyorsun... Sigara gibi.

Midende durmadan çalışan o çamaşır makinesini başka türlü susturamayacağını anladığın anda sonuçlarını hiç düşünmeden saçıveriyorsun ağzından sözcükleri... Ne var ne yok boşaltıyorsun.
Gururun mu? H-ha... Aklına bile gelmiyor gururun.

Olmayacağını bir kez daha görüyorsun, ama içinden olsun istiyorsun. Gerçi "olmaması daha mı hayırlı? " sorusu içini kemiriyor; ama beynin bu kısmı reddediyor. İçindeki çamaşır makinesi, mısır patlatma makinesiyle yer değiştiriyor...

"Hayallerimin ikinci kısmına geçmeden önce patlamış mısır almalı mıyım?" diye soruyorsun. Evet canın çekiyor yağlı tuzlu patlamış mısırı; ama onun yerine sebze yesen senin için daha iyi olur, biliyorsun. Ne var ki, sinemaların önünde duyduğun türden, iradeni altüst eden o mısır kokusu çoktan aklını esir alıyor.

Ve sonra bir yazı okuyorsun. Yazıda kendini görüyorsun, boğazın düğümleniyor, boynundan yukarısı hızla ısınırken kulakların hantallaşıyor, sesler boğuklaşıyor, ılık gözyaşları döküyorsun ve ses çıkarmamak için derin bir nefes alıyorsun...

Yazıyı bir daha okuyorsun. Orda gördüğün şeyin sen olduğuna inanmak istemiyorsun, başka bir hedef arıyorsun o sözcüklerin gidip saplanması gereken. Sonra tekrar okuyorsun, tekrar, tekrar...

Bi şeyler yapmak istiyorsun, ama yanılmış olma ihtimalin bileklerini halatla bağlıyor. Kurtulmaya çalıştığında bileklerin kesiliyor, çoşarcasına kanayamıyor da, seni inleterek sızıyor kan. Ne müdehale gerektirecek kadar kan fışkırıyor, ne sorunsuz görünücek kadar acısız oluyor bu savaş. Yüzlerce soru işaretiyle başbaşa kalıyorsun.

Pusula yok. Harita yok. Yosun tutan yönüne bakabileceğin bi ağaç da yok çevrende... Geceyi de bulutlar esir almış; gökyüzünü de seçemiyorsun ki Kutup Yıldızı'na yön sorasın.

Ben bugün öğrendim ki....

Hani içinden geleni yapmalısındır ya...
Olmuyormuş...
çünkü içinden geldiği gibi davrandığında her şey senin için son derece masumca olsa bile çevrendekilerin başka anlam çıkarma yanılgısına düşmelerini engelleyemiyormuşsunsun. Müziğin tadını çıkardığında mesela.. ya da bir sohbet arkadaşı bulduğunda... gözlerini kapayıp kendini, imgelediğin o kusursuz ortamda dans eder halde bulduğunda mesela... Hemen hüküm veriliyor, damga basılıyor, heyet tarafından onaylanıyor ve sen savunmanı yapamıyorsun çünkü manzaranın senin gözünden görünen kısmı, senin sözcüklere dökebileceğin türden değil.
Ya da belki sen beceremiyorsun sözcüklere dökmeyi. Yalan olduğundan değil, beceriksizliğinden. Ya da dediğim gibi; anlatılamaz olduğundan. Bi rengi anlatmak gibi belki. Doğuştan kör birine kırmızı rengi anlatmak gibi...

14 Mart 2006

Hayallerimin ikinci yarısına geçmeden önce biraz patlamış mısır almalı mıyım?