12 Nisan 2009

Kuş bakışı

Bu sefer yorum yapmayacağım. Bazı şehirlere tepeden bakacağım sadece...


Stockholm, İsveç

Lomma, İsveç


Lund, İsveç

İzmir-Alsancak

Ankara

Artvin
İzmit

Teşvikiye, İstanbul

Manhattan
Şangay, Çin
Venedik

Lomma Plajı

Tüm fotoğraflar için buraya tıklayın.

Lund'a 10 km uzaklıktaki sakin Lomma kasabasına gittik dün. 15 kişiyle başlayan bisiklet konvoyumuzun yarısı dördüncü kilometrede teknik aksaklıklar nedeniyle telef olurken, kalanlar da hızlarına göre üç gruba ayrılmak zorunda kaldılar. Velhasıl, aradaki 20 dakikalık alışverişi saymazsak 1 saatte Lomma Plajı'na vardık.


Türkiye'de olsa nisan ayında plaja gitmek aklımın ucundan geçmez, ama burda geldik başkalarının gazına, soluğu kumsalda aldık. Deniz şahane; süt liman! Ama bir gariplik var, 100-150m ileriye kadar bile su diz boyunu geçmiyor, ve arada minik kum adacıklar var. Yüzmeye yer yok yani :)

Suda yürüyüp şu adacıklarda fotoğraf çekebilirim diye heveslendim bir an, daldım suya! Baştaki 10cm'e kadar derinlikteki yerler ılıktı, cesaretlendim, tamam dedim ben kesin yürürüm burdan adaya kadar diye... Su bir 5 cm daha derinleşince birden kendime geldim! Ayağıma kramp girdi eh haliyle, su değil buzzz buzzz....

Etrafıma baktım, ne kadar çoluk çocuk varsa hepsi suda!!! Ben 30 saniye dayanamazken bunlar yarım saattir suda!!!
Öteye baktım, bir adacığın üzerine bir baba iki çocuk, şakalaşıyorlar. "Aman da ne şirin..." diye düşünürken adam birden çocuklardan büyük olanını (en fazla 10 yaşındadır) suya atmaz mı!? 30cm derinlikteki buzzz gibi suya üstündeki şort ve tişörtüyle (bu sözcüklere Türkçe karşılık bulundu mu?) şapalanak diye düşen çocuk bizim cennet köşesi ülkemizdeki çocuklar gibi ağlayıp çığıracağına sevinç kahkahalarıyla babasına su sıçratmaya başladı.

Sol yanımda annesinin elinden tutmuş beyaz şortlu askılı beyaz buluzlu beyaz tenli maviş gözlü sarı saçlı bir bebek de suyun güneşin keyfini çıkarıyordu. Belli ki yürümeyi öğreneli çok olmamış, konuşabildiğinden de şüpheliyim.

Biz bebelerimizi sarıp sarmalıyoruz, en ufak soğukta battaniyenin altına sokuyoruz, gavur (!) kendi eliyle koca kışın soğuğunu atamamış bu kuzey denizinde çocuğunu eğlendiriyor. Ondan sonra soruyoruz işte Türkler neden başkalarından önce bir şey icat edemedi diye!

Sen o kadar koruyup kollarsan, sınırları belirlersen, her şeyden korkarsan, çocuk nasıl cesaretli yetişip girişimci bir yetişkin olsun? Zaten eğitimli insanın yaratıcı olabilmesi için gerekli koşullar da sağlanmadığından, yurttan göçen beyinleri yermenin hiç âlemi yok! Göçmesin de ne yapsın?!

10 Nisan 2009

Bej

21 yılın üzerine kamyon yükü değişiklik serpip altını görünmeyecek hale getirmenin bu kadar kolay olacağını nasıl tahmin edemedim ben daha önce?

Başka bir mutluluk bu seferki. Caddelere, sokaklara, insanlara, ağaçlara baktıkça ağlatan bir mutluluk; ama kaybetme korkusunun verdiği endişhenin pusu içinde...

Aynaya baktığımda önceki "ben"i görememenin mutluluğu içinde... Bir şeyler öğrenmiş, ders almış olmanın huzuru içinde, ama alınan dersi saf korkaklıkla karıştırma tehlikesini sezmenin yarattığı huzursuz nemle...

Topuğumu Arnavut kaldırımlarının aralıklarına soka soka, her yağmurda saçlarının kıvırcıklaşmasına aldırmadan, soğukta sıcakta güneşte karanlıkta kalabalıkta yalnızlıkta evde dışarda siyahta beyazda hep bir mutluluk damlası bulabilmek...

ama tüm bu güzellikleri bana yaşatan gücü evimden, ülkemden uzak olmanın verdiğini bilmek...

işte o üzüyor beni.

Dilime İsveç kaçtı!

Harfler niye her dilde farklı telaffuz ediliyor hiç anlamam. Ortak bi telaffuz olsun işte her harf için, bir araya getirince tek bi şekilde okunsun! Zaten gramerler değişik, bir de telaffuz karışınca işler iyice zorlaşıyor. Küreselleşme bu işe de bi el atsa pek sevineceğim. Buraya geldiğimizden beri dalga geçiyorduk bu İsveçliler niye j ve g harflerini y veya ğ diye telaffuz ediyorlar diye...

Mesela "I just jumped off the car with my new jacket and ran into the faculty of geography." gibi bir cümle, özellikle yaşlıcana bir İsveçli'nin ağzından şöyle çıkabiliyor: "I yust yumped out of the car with my new yacket and ran into the faculty of yoography." Ç sesi de yok İsveççe'de. Ş var.

O yüzden "Go get your [şeair]" diye bi şey duyarsanız o "Go get your chair" de olabilir, "Go get your share" de olabilir. "This is [şiiip]"in anlamı, "this is sheep" de olabilir, "this is cheap" de olabilir.

Bunlarla dalga geçmekten yorulunca bırakmıştık aslen. ve bugün... kahvaltıda iki İsveçli arkadaşımla İngilizce konuşurken birden "cheap" yerine "sheep" derken buldum kendimi!!! Okkalıca güldük hep birlikte. "Yaaa... Sen misin dalga geçen ç'lerle ş'lerle" dercesine baktılar bana cin cin :)

Diğer değişik telaffuzlar:

region = regın

regulation = reculayşın

regularly = recılırli

general = yenırıl

plagiarism = pleyırizm

at = oöt

also = ôlso

8 Mart 2009

EEE2009

Sınıfta sadece 2 tane İsveçli olmasından kelli 6 aydır İngilizce konuşulan çok uluslu ortamlardaydım. Komşularımın 4ü İsveçli aslında ama sadece bir tanesiyle yakın olabildik. Bıcır bıcır ve sürekli meşgul modda gezen bi kız kendisi. Kim demiş İsveçliler soğuk insanlar diye? Safi yalan. Komşum Y. sayesinde bir sürü insanla tanıştım geçen dönemin sonuna doğru, değişik tatlar denedim ve en önemlisi de İsveç'te yaşadığımın biraz daha farkına varabildim.
Bundan önceki yazımda noel partilerimizden bahsedip bir video eklemiştim. İşte o videodan sonra arkadaşım Y. bana bir teklifte bulundu. Kendisi ekonomi fakültesinin öğrenci birliğinde, EEE adlı kariyer fuarında iletişim sorumlusu olarak çalışıyordu. Posterler, broşürler, kataloglar hazırlamaktan uyku uyuyamaz hale gelmişti. Benim videomu çok beğenmiş; kariyer fuarı organizasyon komitesinin tanıtım filmini yapmamı istedi. Son gece, kapanış kokteylinde dev ekranda gösterilmek üzere 5 dakikalık komik bir tanıtım filmi yapacaktık.
Partinin teması olarak 1930ları düşünmüşler. O yüzden biz de filmi siyah-beyaz, hızlı ve sessiz çekmeye karar verdik.
Az değil, komitede 15 kişi var. Her birinin görevi farklı... 2 hafta içinde herkese tek tek randevu ayarladım. Her birinin çekimi 1-1.5 saat sürdü. Çekilen sayısız sahne içinden gereklileri ayıklamak, ışığı düzenlemek, hızıdır, başıdır sonudur, yanlışlıkla görünen logolara reklam muamelesi yapılmasın diye sansürlemektir, sahne bitimlerinde kişinin en güzel gülümseyebildiği açıyı yakalayıp dondurmaktır, müziğin senkronizasyonudur, müzik bulmaktır, seçmektir, kesmektir, yapıştırmaktır, İngilizce-İsveççe çeviri yapmaktır toplam 25-30 saatte de düzenlemesini monjatını yaptım. Tabii ara sıra bilgisayarın isyan etmesi, internetin kesilmesi, bazı framelerin yanması falan gibi sorunları saymıyorum bile. Günlerim gecelerim birbirine karıştı.
Ve sonunda bu 5 buçuk dakikalık tanıtım filmi ortaya çıktı. Buraya koyabilmek için kalitesini %75 oranında küçültmek zorunda kaldım. Aynı tadı vermiyor, ama yine de meraklısı buyursun:

Kısmen daha kaliteli olan y.ou.t.u.be versiyonu için buraya tıklayabilirsiniz.

Öğrenci birliği başkanı bu çalışmadan çok memnun kalınca, önümüzdeki diğer etkinliklerle ilgili de reklam ve tanıtım filmleri yapmak konusunda benden yardım istedi. Umarım vaz caymaz, çünkü acaip eğlendim tüm bu curcuna sırasında, ve en önemlisi de İsveçlilerin çalışma ortamını görmüş oldum. Çevremde uçuşan bu garip dilin ufak tefek basit kısımlarına kulağım alışmış oldu. Bu kadar keyifli olacağını tahmin etmemiştim.

12 Ocak 2009

Tam gaz "Noel 2008"

Aralık ayı boyunca Lund'da noel yemekleri ve partilerine gitmekten helâk olduk. Hediye çılgınlığının akıl almaz boyutlara geldiği bu ayda, öğrenci bütçesini yıpratmamak için yaratıcılığımızı son damlasına kadar kullandık...
Girişimcilik bölümünde okuyan arkadaşların hakkını yemeyelim. İnanılmaz partiler düzenlediler, bize de gidip eğlenmek düştü. Son iki partide çektiğim fotoğraf ve videolardan bir kolaj yaptım, afiyetle izleyin. (buraya yükleyebilmek için görüntü kalitesini düşürmek zorunda kaldım, ama olsun)

1 Aralık 2008

Lund'da ilk noel etkinlikleri

Dün Lund'da noel sezonu açıldı. Şehrin en işlek meydanlarında standlar, sahneler ve luna parklar kuruldu; ağaçlar ışıklandırıldı, garip kostümlü insanlar ortalıkta dolaşıp şeker, kurabiye veya reklam dağıttılar.

Çoluk çocuk genç yaşlı hep sokaklardaydı dün.
En ilginci de, üniversite idarî binasının önündeki büyük çınar ağacının ışıklarını hep birlikte yakmak için sahnedeki adamın yönlendirmesiyle herkesin ellerini ağaca uzatıp "Bööh!" diye bağırması oldu heralde.

Fotoğraf ve videolardan oluşan kolajımı izlemek için bu yazımın başlığına tıklayabilirsiniz.

Ardından bando noel şarkılarıyla heyecana eşlik etti. Beyazlamış saçlarına ve dondurucu havaya rağmen bu ânı kaçırmak istemeyen romantik bir çift kamerama takıldı. Buraya koymadan edemedim. Özendim evet.

10 Eylül 2008

Gece gece ders oldu bana.

Yarına yetiştirmem gereken bir makale analizi ve literatür taraması olduğundan yemek yapacak zamanım yoktu. Çikolatalı bisküvilerime eşlik etmesi için mutfakta kahve aradım, ve buldum. - Ya da en azından ben öyle sandım.

6 kişiyle ortak kullandığım mutfakta bulduğum kahve(!)yi makinenin filtresine koydum, yanına su ekledim ve şimdi anlatamayacağım bir dizi maceranın ardından kahve makinesinin çalışma prensiplerini keşfettikten sonra yeni yıkanmış bulaşıkların arasında duran büyükçe(!) bir fincana doldurup odama götürdüm. Yolda buzdolabına rastlayınca içine 2ml çikolatalı süt de koyduktan sonra şeker ekleyip bir güzel karıştırdım.

Daha önceki kahve deneyimlerimden edindiğim tecrübeler ışığında, kahvenin benim uykumu rahat rahat kaçırmadığını hatırlayarak seçtiğim devasa kupayla makalenin başına oturdum. Kupayı, hoşluk olsun diye "devasa" olarak nitelendirmiyorum. Öyle bir kupa ki, iki elimle tutunca parmaklarım birbirine değmiyor. Bir nevi çorba kâsesi yani.

Kahve(!)nin dibini buldum.

Kahve'nin yanına iliştirdiğim "(!)"lere gelince... Şey.... Sanırım o kahve değilmiş. Yani o familyadan; ama hani bizim bildiğimiz kahveden değil.

Böyle Espresso türünden güçlü bir içecek. Hani minicik fincanlarda içilenlerden.

Kıssadan hisse: "Bilmediğin şeyi ellemeyeceksin."

Saat gecenin 2si... Benimle bisiklet turuna falan çıkmak isteyen var mı?

3 Eylül 2008

ŞEHR-İ LUND @ İsveç

Onca koşturmacanın, son dakika değişikliğinin, son anda verilen kararların, geceyarıları açılacak olan çevrimiçi emlak listelerine ilk girmek için çabalamaların, yazlık kışlık tüm gardrobu bavullara sığdırmak için ter dökmenin ve banka-konsolosluk-noter üçgeninde mekik dokumanın ardından nihayet Lund'dayım.

Sanırım hayallerimdeki şehri buldum. Hem de tesadüfen. İlk gün 65 kiloluk bavul-çanta yükünü taşırken bile yakınmadım. O kadar güzeldi ki her yer, aç/susuz olmam da umrumda değildi, sırtımdan akan terler de, henüz bir odaya yerleşemeyecek olmam da. Malmö'de bir hostel'de yer ayırmıştım ve onca yükü oraya taşımak istemediğimden, henüz tanıştığım Çinli arkadaşım G'nin de teklifi üzerine eşyalarımı onun odasına bıraktım.

O ilk günümü anlatmaya kalksam sayfalar sürer; çok şey yaşandı çok şeye şaşırıldı, çok şey öğrenildi... Çok da eziyetliydi aslında ama şimdi yazamıyorum bile. Sanırım unutmuşum.


En iyisi birkaç fotoğrafla özetleyeyim neden burayı çok sevdiğimi.


Bu ilki, okula giderken yolumun üzerindeki sayısız şirin evden biri:












Ekonomi ve işletme fakültesi ana binasının içi. Nam-ı diğer Holger Crafoords Ekonomicentrum.

Arkadaki bina, kayıtların yapıldığı, okulun idari birimlerinin bulunduğu yer.
Bu da yine okulun binalarından biri. Ne binası olduğunu en yakın zamanda öğreneceğim.

Nasıl???

30 Temmuz 2007

“Danimarka’da bir garip değişim öğrencisi” olmak


Dönem: Bahar 2007
Yer: Aarhus School of Business, İşletme Fakültesi
Ülke: Danimarka

Şehre yeni gelmişsin ve daha neyin nerde olduğunu öğrenememişsin, pat diye kitap alma stresi başlamış. Ulan Avrupa'da fotokopi yasaktır, telif hakkı falan diye uğraştırırlar adamı diye düşünürsün, zaten şehirde de fotokopici bulamamışsındır...

Sonra gider "aman beeee orjinal alayım yaa zaten evladiyelik kitaplar bunlar, saklarız hem, zaten babam kredi kartıyla almamı söylediydi..." dersin ve okulun kitapçısına dalarsın. 1.5 saat kitapları aradıktan sonra yaklaşık 10kg yükle kasaya gidersin. Kadın her bir kitabı geçirir barkod okuyucudan ve toplam tutarı söyler. Sen anlamazsın tabii ve yazar-kasanın göstergesine bakarsın: "2350 DKK" (~600 YTL)

Sonra kadere razı gelip kredi kartını uzatırsın. Kadın 3 kere 5 kere denetir şifreni falan ama yine de kart çalışmaz. Uzun uğraşlar ve Türkiye'deki bankanla yaptığın uzuuun telefon konuşmaları sonunda pes edersin ve fotokopici aramaya halin kalmadığı için "yeter ulan" dersin; cüzdanından bi 2350 kuroncuk (DKK) attırıverirsin (!), tam ordan son sürat kaçacakkeeeeen...:

Her gün gibi o gün de dışarda yağmur olduğunu hatırlarsın. Kitapçıya gidip kitapları saklamak için ek poşet istersin, o da senden bikaç kuroncuk daha ister; boyun eğersin.

Baştan kazığı bu şekilde yiyip, bir de üstüne fiziksel ve psikolojik dayanıklılık testlerinden geçtikten sonra, bir an için dedim ki kendikendime: "Madem bu kadar eziyet çektim, bari dersleri takip edeyim de aldığım kitaplar bi işe yarasın".

Vee tabii ki öyle olmadı. Olacağı varmış, ama yine de olmadı.

Asıl konuya gelirsek:

Bu okulda şöyle bi şey var: Hocalar etkisiz eleman gibiler nerdeyse ve derse başlarken sizin o günün konusunu (50-60 sayfa) önceden okumuş ve kitap yazarının kafasının içini tamamen sindirmiş olduğunuzu varsayıyorlar. Hele ki böyle komik şemalar varsa kutucuklu, oklu falan; işte onları da pek bir seviyorlar. Üstünde saaatlerce konuşabilirler. Bir de şu var: Sınıftaki Danimarkalı popülasyonu yüksekse, ezilme riskiniz çok yüksek. Bu Danlar genelde okul dışında bir de çalışırlar.. İşte pazarlama şirketlerinde, mağazalarda, reklam ajanslarında, ithalat firmasında vsvsvs... (Hehe haftasonları da postacılık ya da barmen/barmaid'lik yapar lar bazıları) Bu insanlar derste bi fırsatını bulup hemen iş yerlerinde yaşadıklarını anlatmaya başlarlar. İşte bi şekilde konuyu o kitaptaki ipe sapa gelmez teorilere bağlamaya çalışırlar.
Eğer sınıfta bol miktarda exchange (değişim öğrencisi) varsa, ya da daha kötüsü, sınıf tamamen exchange ise... İşte o zaman durum biraz farklı: O zaman da ders boyu herkesin boş boş konuşup "bizim ülkemizde bunu şöyle yapıyorlar....." "benim ülkemde bi coca coca reklamı vardı...."lı hikayeler anlatmalarını dinlemek zorunda kalırsın....ki eğer konuşan, bir Fransız ise.... owffff.. Anla anlayabilirsen. Zaten 2 dakikalık şeyi 15 dakikada anlatır bunlar kelimeyi düşünmekten. Onu da adam akıllı anlatamaz zaten.

Velhasıl efenim bu Danimarkalı kısmısı bi acaip olduğundan, bu çocuklar evde harıl harıl okurlar her dersten önce 2 chapter, Case'ler dahil, ve altını çizmekle kalmayıp bi de akıllarına gelen örnekleri falan post-it'lere yazarlar ki derste tutup anlatabilsinler diye. Ve eğer sen evde okumamışsan, o ders zul gelir. burnundan gelir... Hoca iki kelime konuşup da bi şey anlatmadığından, dersi öğrenciler götürür zaten, ya da her hafta öğrencilerin sunum yaptığı bir dersse yine 2-3 dakikalık anlatımdan sonra 20-30dk da tartışılır sınıfta. Şans burda en önemli faktör. Asla ve kat'a hafife alınmamalı! Sınıftakiler kafaysa yırttınız: Boyna reklamlardan, coca cola'dan ve McDonalds'tan konuşulur, sen de televizyon izleyen her Türk vatandaşı gibi izlediğin reklamların üstüne iki kelime de hikaye yazıp tartışmaya katılırsın. Amaaaa... sınıftakiler inekse, ki Danimarkalı popülasyonuyla doğru orantılıdır bu ineklik seviyesi, o zaman tartışılan konu reklamlar falan değil kitaptaki aptal bir şema olur ve dünyadan tamamen koparsın. Her iki durumda da sınavda dumur olursun. Sınıf geyikse ve yıl boyu geyik yapılmışsa, o geyiklerin sınavda çıkmadığını farkettiğin an artık çok geçtir. Sınıf inekse ve sürekli şemalar tartışılmışsa, o şemaların da sınavda çıkmadığını farkettiğinde yine çok geçtir. Aslında zaten o şemaları bi türlü anlamamış ve kaale de almamışsındır ama yine de insan yıl boyu görmeye alıştığı şeyi görmek istiyor ya hani sınavda...Bir süre sonra bu eziyete dayanamaz ve exchange hayatının da turistik amaçlarını ön plana çıkarmaya karar verirsin. Okulun 2. ayından sonra derslerin anca %20'sine katılırsın ve kitapları da rafa kaldırıp orda tozlanmalarını beklersin. Bir gün, bi derse 2 aydır gitmediğini farkedip noluyo derste diye öğrenmek adına sınıfa uğramak gibi bir hata yaptığında, 10. dakikada bunalım hat safhada olduğundan durumu daha fazla kaldıramayıp kendinizi dışarda bulursun. Derin derin nefes alırsın. Kanındaki oksijen seviyesinin tekrar normale dönmesini beklersin bir süre, gider Kafeeen'de çalışan yakışıklı Dan çocuktan muffin ve cappucino alırsın. Çocuğa şirin görünmek için Danca konuşmaya çalışırsın, ama tabii ki batırıp rezil olursun. İyimser ihtimalle komik olur, yine de şirin görünmeyi başarırsın. :)

Tabii tüm bunlar, Alman değilsen başına gelir. Almansan, ki değilsin ben biliyorum, o zaman sen de en az bir Danimarkalı kadar çalışıp kitabın altını falan çizersin. Hatta çok Almansan bi de akşamları diğer exchangelerle veya Danlarla dışarda veya yurtta eğlenmek varken oturur biraz daha ders çalışırsın. Günde 7 saat çalışmak falan asla yetmez çünkü sana. Ama Alman olmadığını biliyorum, için rahat olsun ;) Rahat rahat gez dolaş valla, tadını çıkar fırsat varken.

Velhasıl haziran gelip çattığında birden kitaba bakar ve dersin ki: "Hadi canım! Bunların tamamı olamaz sınavda, kesin bazı bölümler atlanmıştır da ben sınıfa gitmediğim için bilmiyorumdur...." Hemen bir Alman bulursun ve sorarsın saf saf: "sınavda hangi konular yok?" Sınavda bazı konuların olmayabileceğine ihtimal vermen bile bu Almancığı şaşırtır tabii... Elinde kitap, muhtemelen 25 chapter falan... Kalırsın oracıkta. Kal gelir bir nevî.
Sonra işte can çekişmeler, "sınava girmesem nolur ki Türkiye'de başka seçmeli alırım" hayalleri, "zaten exchange'lerin sınavlarını torpilli okuyolarmış" diye kendini motive etmeye çalışmalar, boşa kürek çekmeler, "vazgeçtim girmiyorum sınava"lar vs.....vs...vs..

Sonra bir de şu var Danimarka'da: not sistemi 13 üzerinden. minimum geçme notu 6. 13ü kimseye vermiyorlar, böyle bir gelenekleri var. Kolay derslerde 11-12yi %1lik dilim alıyor, 9-10 aldın mı %5-10luk dilime girmiş oluyorsun 7-8 ortalama çıkıyor...ama ders 2. veya 3. sınıf dersiyse, hele bir de sayısalsa, o zaman ortalama 5.5 falan çıkabiliyor. 8 Accaip güzel bir not oluyor ve çoook zor alınıyor.

ve gelelim dünyanın gerçeğine: minimum geçme notu Danimarka'da 6 olabilir ancak bu seni yanıltmasın. Gururlu bir Bilkent genci olarak senin minimum geçme notun 8!!!!! Haydi buyrun cenaze namazına. Charlotte devreye giriyor ve onun "international student councellor" olması bile Anjariitta(*)'nın not değerlendirme sisteminde oynama yapmaya ikna olmasına yetmiyor.
sonra o 600YTLlik kitapları Türkiye'ye taşımak için ek yük parası vermek de cazip olmadığından.... Danimarka topraklarına yaptığın değişik bir bağış olarak adlarını ERASMUS tarihine silgi tozundan harflerle yazdırıyorlar.

ve daha neler neler... ama ben yazsam da siz okumazsınız bundan sonrasını....

(*) Anjariitta Rantanen, Bilkent Üniversitesi’nin ERASMUS Değişim Programı işlerinden de sorumlu olan çok süper hocası. Her işin altından kalkar. Her okula lazım. Ama niyeyse not sistemi olayı çözülemedi, ona çok şaşırdım :s