2 Şubat 2007

ilk izlenimler

19 Ocak’tan beri o kadar çok şey oldu ki, her gün not tutmadığım için her şeyi hatırlayamıyorum. Ama 30 Ocak 2007 itibariyle aklıma gelenleri kısa kısa notlandırmaya çalışacağım:


1. Yaklaşık 120 tane yeni girişli uluslararası öğrenci var. 6 gruba bölündük ve aramızda kendi dilimizi konuşmamamız ve yeni insanlar tanımamız için U.’yla beni ayrı gruplara yerleştirmişler.


SONUÇ: Evet bir sürü yeni insan tanıdım, ama İngilizce konuşmaya o kadar alıştım ki 3. günden beri U.’ya bile bir şey anlatacağım zaman İngilizce başlıyorum, sonra U.’nun garip bakışlarını görünce Türkçe’ye dönüyorum. Türkçe anlatımım da zayıfladı, bu yazıyı yazarken bile zorlanıyorum; yazmadan önce aklımdaki İngilizce cümleyi Türkçe’ye çevirmeye uğraşıyorum. İlginç bir deneyim.

(Ekleme 02.02.2007) Artik U. da benimle Ingilizce konusuyor. Hatta bazen kendi kendine de...

2. Bizi nerdeyse şehir dışı sayılabilecek bir yere yerleştirmişler. Tilst diye bir yer, sokağın adı Stavnsvej ve “Staunsvai” gibi okunuyor; ama taksiye veya otobüse bindiğimizde şoföre ineceğimiz yeri söylediğimizde bir türlü anlamıyor. Bir süre sonra anlamaya da çalışmıyor zaten; hoş değil.

SONUÇ:

Otobüse binmeden önce duraktakilere sorulur:

-Does this bus stop at the Aarhus School of Business?

-What?

-Aarhus School of Business.

-The Universitetet?

-Yes.

-Oh yes it does.


Otobüse binilir. Her durakta bizim okula benzer bir yer aranır, bulunamaz ve sonra şoföre sorulur:

-Does this bus stop at the Aarhus School of Business?

-Which one?

-...!?!?!?!!?....Are there others??? Oh I think this is on the “Fuglesans Allé”.

-Where???

-Fuglesans Allé.

-“Fauyens Aley?”

--No. Fuglesans.

-“Fuğlsns Aley”??

-Oh, might be. (???!!!)

No, this is the wrong bus. Take off here and take bus number 12 to Park Allé (city centre) and then take bus number 15.


ÖNEMLİ NOT: Meğerse Aarhus School of Business bizim okulun yeni adıymış. Aarhus Universitetet dedikleri büyük üniversiteyle birleşince bu ismi almış. Herkes bizim okulun adını “Handelshøjskolen” diye biliyormuş, ama tabii ki bu ismi biz söyleyince yine anlamıyorlar.



3. Güneşin aldatıcılığı hat safhada.

SONUÇ: Sabah güneş görülür, yemyeşil çimler ve kuş cıvıltıları insanı cezbeder. Uzun kollu t-shirt ve mont giyilir, güneş gözlüğü takılır, yakındaki süpermarkete gitmek üzere dışarı çıkılır. 15 dakikalık yolculuğun 10uncu dakikasında birden bulutlar ortaya çıkmakla kalmayıp bir de kararırlar. 11inci dakikada sırılsıklam olunmuştur ve esen rüzgarla kot pantolonlu bacaklara felç inmiştir, kulaklardan giren rüzgâr beyni dondurmuştur ve gözlerden yaş, burundan malûm sıvı akmaktadır. 15inci dakikada en yakın barınak olan süpermarkete varılır ve içeri girilir. 16ncı dakikada bulutlar ve yağmur yok olmuştur ve güneş pişkin pişkin sırıtmaktadır. Ve sen, iç cebindeki not kağıdının nasıl hamur haline geldiğine şaşırmaktasındır hâlâ.

ÖNEMLİ NOT: Kar yoksa kesin her gün yağmur yağıyor; ama ne zaman yağacağını tahmin etmek zor olduğundan her helükârda sırılsıklam kalınıyor. Kazak, palto, yağmurluk kâr etmiyor, kadere razı olmaktan başka bir şey gelmiyor elden. Beresiz dışarı çıkmak ise büyük hata; beyin damarlarındaki kanın donduğunu hissediyor insan. Hayır bir de buranın en sıcak kışına denk gelmişiz güya...



4. Hayretler içinde kaldım, okulun içinde, hemen girişte sağda KLUBBEN adında kocaman bir disko-bar var! Öğrenciler tarafından kurulmuş ve onlar tarafından işletiliyor. Haftaiçi Perşembe hariç her gün 17.00ye ve perşembeleri sabah 2’ye kadar açık. Evet, ders saatinde bile alkollü içki satışı var. Ama uyarıldık: “When in Rome, do as the Romans do” prensibi bir yere kadar işlemekte. Danimarkalılar gündüz hem bira içip hem derse girecek kadar sağlam kalabiliyorlar ama bu bizim için geçerli olmayabilir. Herkes haddini bilsin canım a-aaaa!....

SONUÇ: Perşembe geceleri nerdeyse bütün Aarhus gençliği Klubben’e geliyor ve içeride adım atacak yer kalmıyor. Bir de nasıl beceriyorlar bilmiyorum ama saat 8de zaten herkes yeterince alkol almış oluyor, ondan sonra gırgır-şamata derken dans pistinde iğne atsan yere düşmüyor. Ah bir de burda insanlarda bir düşme huyu var, ondan da bahsetmeden edemeyeceğim. Sandalyede oturan biri bir anda büyük bir gürültüyle yere düşüyor; ama bu yığılmak değil, kaymak değil, çok başka bir şey. Böyle sanki bir apartmanın ikinci katından yere çakılır gibi düşüyorlar. İlginç.

ÖNEMLİ NOT: Perşembe gecesi Klubben’e gidilecekse büyük bir çanta alınacak ve bir kimlik ve biraz paradan daha fazla ıvır-zıvır alınmayacak. Palto çantaya konacak ve vestiyere teslim edilecek. Öyle fotoğraf makinesiymiş, tarakmış, makyaj malzemesiymiş, mendilmiş vs alınmayacak; çünkü arada vestiyere gidip çantadan bir şey almak gerektiğinde yeniden ücret ödemek gerekmekte. Çantayı vestiyere vermeyip içeri almak da şöyle sakıncalı: Tamam kimsenin çalacağını sanmıyorum, muhtemelen ordaki insanların benden çok parası var; ama maazallah biri üstüne düşer, ezer, üstüne bira döker falan, uğraşırız sonra. Hiç gerek yok.


5. Bu olaya bayıldım: Okul sınırları içinde her noktada kablosuz ve kablolu internet mevcut. Hangisi bilgisayarına uygunsa onu kullanıyorsun.

SONUÇ: Her taraf laptop kaynamakta.


. İnsanların bira içme potansiyelleri akıl alır gibi değil. 1 litrelik suyla 50lik biranın fiyatı aynıydı galiba yanlış hatırlamıyorsam.

SONUÇ: Akşam 6’da otobüs durağına gidilir, otobüsün güzergah tablosu incelenirken arkadan bir ses, ah pardon, alkol kokusu gelir ve ardından Danca bir şeyler duyulur. Cümlede sadece Danca’da ilk öğrendiğin sözcük olan “rutebil” (otobüs) sözcüğünü seçebilirsin ve sonra anlamadığını belirtmek üzere “Excuse me?” dersin. Adam hiç şaşırmadan İngilizce’ye geçer ve otobüsün gelmek üzere olduğunu söyler. Elindeki torbayı oynattıkça içinden gelen boş şişe seslerini duyarsın ama adamnı bakışları gayet nettir, belli ki henüz limitlerini geçmemiştir. Muhabbet edince ortaya çıkar ki kendisi Greenland’den gelmiştir ve şu an için evsizdir; kalacak bir yer bulur bulmaz okula (üniversiteye) kaydolmak istemektedir. Nereye gitmek istediğini sorar, elindeki adres kağıdını gösterirsin, sana haritada oranın yerini gösterir, ve otobüs oraya yaklaştığında sana haber verebileceğini söyler. Otobüse binilir, sen emniyet olsun diye adamın yanına değil, 10 sıra önüne oturur ve ona güvenmeyip şoföre söylersin ineceğin yeri. 10 dakika sonra şoför seni çoktan unutmuştur ama vefâlı durak arkadaşın ta arkadan öne haber yollar ve inmen gerektiğini söyler. Teşekkür edip el sallar ve otobüsten inersin. Gelmeden önce Avrupalılar’ın soğuk olduğunu düşündüğünü hatırlarsın, ve bunu sorgularken gitmek istediğin adrese varmışsındır bile.



7. Türkiye’de bana da bu kadar para verecek olsalar, ben de çalışırım. Üstelik bir de ders programı o kadar müsait ki, birçok öğrenci iki işte birden çalışıyor. Başlangıç olarak, örneğin okulun bütün kantinleri, barları, kitapçıları ve kütüphanenin bir kısmı öğrenciler tarafından işletiliyor. Tamam Bilkent’te de öğrenciler okulun çeşitli yerlerinde çalışıyorlar ama hem burdakiler kadar para almıyorlar hem de yönetim onların elinde değil. Ders programım yavaş yavaş belli olmaya başlıyor ve bu gidişle haftada 3 gün dersim olacak gibi görünüyor. Geri kalan zamanda bu insanlar çalışmasınlar da ne yapsınlar? Mis gibi de ücret...



8. Arkadaş seçimi önemli. Çeşitli milletlerden insanların profillerinden kısaca bahsetmek gerekirse:

Ukrayna: Yanlış seçim. İngilizcesini anlamak için 3 kere takrarlatmak bile yetmiyor.

İspanya: Cevabı evet ya da hayır gibi kısa olacağı tahmin edilen sorular sorulduğunda bile en az 10 cümle konuşma yeteneğine sahip bir çoğu. Üstelik aksanları da her ne kadar sonra alışılsa da ilk başta insanı deli ediyor. Ama çok eğlenceli insanlar. İstediğin saatte odalarına girip çıkabilirsin, çok misafirperver keratalar

Fransa: İngilizce özürlü olmak böyle bir şey olsa gerek. Konuşmasını tek seferde anlayabildiğim 1 tane Fransız arkadaşım var sadece. O da Türk’e benziyor zaten. Diğer 5 Fransız ise çok tatlı insanlar ama bir de kolayca anlayabilsem...Hayır bir de cümlenin ortasında 30 saniye durup kelimeyi hatırlamaya çalışmaları var ki, Allah kimseye göstermesin.

İzlanda: Tek bir İzlandalı arkadaşım var, çok cici çocuk ama pek konuşkan değil.

Belçika: Çok iyiler aslen ama Danimarka’yı pis buluyorlar biraz. Ben Türkiye’yi düşündükçe deli oluyorum. Burdan daha temizi de varmış, vallaha helâl olsun.

Hollanda: Çok şekerler. İletişim kolay, matrak insanlar, yardımseverler de üstelik.

Finlandiya: Tek bir Fin arkadaşım var. Hemen samimiyet kurmadı, kaynaşmak için 4 güne ihtiyacı varmış, çözdük. Süper insan; bir de buz pistinde kayışı var, insan böyle ağzı açık bakıyor.

Hong Kong: Çok küçükler. Benim omzuma geliyor boyları. Çok konuşkanlar, İngilizceleri de oldukça güzel. Ama saat 7 dedin mi odaya kapanıyorlar, dışarı çıkarabilene aşkolsun.

Kanada: Sorun yok. Süper insanlar. Her eve lazım.

ABD: İngilizce dersi vermek pek hoşlarına gidiyor olsa gerek. Boyna bize deyim ve sokak ağzı öğretmeye çalışıyorlar. Şirinler aslında bir yerde, ama nereye kadar? Hele bir tanesi var ki, yaklaşık 1 dakikada 33 kere “like” diyor. Öyle ki, “like”larını saymaktan anlattığına konsantre olamadım.

"Oh it`s kind`a like the way like people do it in winter. Like, you wear like 5 t´shirts one on another and like one jumper on top of`em and like put on your winter coat too; but it`s not still like warm enough."


Norveç: Aslen mükkemmel seçim. Petrol zenginiymiş Norveç meğer. Buranın fiyatlarını çok ucuz buldular, boyna bize bir şeyler ısmarlayıp duruyorlar. Onlarlayken şimdiye kadar harcadığım para 5YTL’yi geçmemiştir heralde. Ama tabii bu kadar ukalalığa gelemiyor insan bir yerden sonra. IKEA’ya gidip yastık yorgan almaktan öte bir de envai çeşit tas,tava,tabak-çanak, bardak, kahve makinesi almakla kalmamış, bir de sürü sepet süslü mum ile saksı saksı orkide almışlar! Haftaya çek-yatlı koltuk almaya gideceklermiş ve haftasonu aileleri ziyarete gelince de onlara televizyon aldırmayı planlıyorlarmış. Peh dedim artık...
------
(ekleme 02.02.2007)
Almanya: Bolca var burda. Cok guzel Ingilizce konusuyorlar. Turklere cok aliskinlar, sasirmadim tabii. Ben birak onyargili olmalarini bekliyordum acikcasi; ama farkli davarnmiyorlar. Guzel. Ama cogu guruh halinde dolasiyor ve aralarinda Almanca konusmalari kacinilmaz oluyor. Bir de bugun farkettim, der bitince masaya vuruyolar kapi calar gibi. Daha once konusmustuk: Beatrice diye bir Alman arkadasim var. "Siz ders bitince alkislar misiniz yoksa masaya mi vurursunuz?" diye sormustu. "Biz bir sey yapmayiz." dedim. Danimarkalilar da yapmiyormus. Bugun ders bitince de Alman guruhu masa vurunca garipsedim durumu. Burayi da ev zannediyorlar ya ona bitiyorum!
-----
Danimarka: Valla daha tam çözemedim ama gördüğüm kadarıyla şöyle: Pazar günlerine dokundurmuyorlar. Neredeyse bütün dükkânlar kapalı. Süpermarketlerden bazıları açık ama akşam 5te kapanıyorlar. Cumartesileri de kapalı olan yerler oldukça fazla. Bir çoğu Danca ve İngilizce’ye ek olarak başka dilleri de konuşuyor. Bir ayakkabı tamircisine gittik 2. gün, İngilizce konuşup konuşmadığını sordum, adam resmen alındı ve Danca, İngilizce, Almanca ve Thaice konuştuğunu söyleyip benim hangi dilleri bildiğimi sordu. Ayırca Danimarkalılarla ilgili değil ama, az önce, benzin istaysonundaki markete ERİKLİ su satıldığını öğrendim!!! Ama Türkiye’de süpermarket fiyatı 30 kuruş olan yarım litrelik suyu burda yaklaşık 1.5YTLye satıyorlar.
Danimarkalılar’a yönelik izlenimlerim devam edecek...

Türkiye: Bizim okulda U.`yla benden başka Türk yok; ama şimdiye kadar 5 Türkle tanıştım. 2’si süpermarkette çalışıyor, biri bowling salonunda biri de taksi şoförü. Hepsi de Sivaslı. Konuşmadan da Türk olduklarını anlıyorsun. Üçü burada doğmuş, biri ise 6 yıldır burdaymış. Danca’yı Türkçe’den iyi konuşuyorlar

9. Cep telefonum için Danimarka’ya ait bir sim kartı aldım. Kontör hesabı işliyor ve hattı satın almanın bedeli 50DKK yani yaklaşık 12YTL. İçinde önceden yüklenmiş 25DKK’lik değerde konuşma süresi var. Internetten kontör yüklersen yurt içinde konuşma dakikada 0.39DKK, yurt dışıyla 0.79DKK ediyor. SMS ise 0.20DKK. Ancak Norveçli arkadaşların dediğine göre birini aradığında karşı taraf yanıtlamasa bile otomatik olarak 0.49DKK harcanmış oluyor. Bağlantı bedeli diyorlar buna. Hoşuma gitmedi, ama yine de Türkiye’den ucuz.
SONUÇ: Çaldırıp kapama alışkanlığımızı bırakmamız gerekecek.


10.
Bir sürü İspanyol komşumuz var. Henüz 2 tanesiyle tanışmıştık ki ikinci gün sabahın 9unda kapıyı çalıp bizi dışarı çağırdılar. Onlar İspanya’nın güneyindenmiş, ve Tony adlı arkadaş ilk defa kar görmüş hayatında, ağzı kulaklarında şakıyıp duruyordu. Kardanadam yapacaz diye tutturdular. Ama kar da elle tutulur gibi değil. Hem çok az yağmış hem de hava nemli olmadığı için kar o kadar kuru ki ele alınca hemen yere dökülüyor. Fırça ve faraş kapıp gelmişler, karları üstüste yığıp kardanadam yapmaya çalıştılar ama ne yapabildikleri ortada.

SONUÇ: Kar yağınca evde yokmuş gibi davranacaksın. Bırakacaksın kendi kendilerine eğlensinler. Eline sıcacık kahveni alıp pencerede perde arasından izlemeyi de ihmal etmeyeceksin. Gerekirse görüntüleri kaydedeceksin. Türkiye’ye dönünce Cem Yılmaz’a satacaksın malzeme diye.


...ve sonunda Danimarka topraklari!!!!



Evet sonunda geldim!

Henuz evde internetim yok, dersler de yeni basladigi icin okula pek gelmedim. O yuzden pek bir sey anlatamadim.

Ama bundan sonra firsat buldugumda bol bol anlatacagim. Her gordugum seyi Turkiye`dekilerle karsilastirir oldum. Farklar oldukca fazla, benzerlikler ise yok degil.

Guzel, guzel... Sevdim ben burayi.


NOT: Kaldigim sehrin adi Århus. Danimarka`nin, Kopenhag`dan sonraki en buyuk sehri. Ama aslinda "Dunyanin en kucuk buyuk sehriymis" :)

25 Aralık 2006

...Yazıvermişçesine...

Aslında başka bir şey yazacaktım, ama bunlar çıktı klavyemden. Nasıl oldu bilmiyorum. Hiç de alâkası yoktu bununla o yazmak için oturduğum konunun.... :)

------

Parmak Ucu

Sevdiğin iki kelimeyi sürekli kullanmak gibi hani
Yerli yersiz
Kumun altındaki yengecin sabrı gibi sonra
Ya da bir oğlağın inadı
Sevgilerin de sonu olduğuna inanmak istemezcesine

Bir teke gibi tırmanırken kayalıklara
Dönüp aşağı baktığında
Görürsün
Tüm eziyetlerin,
Zorulukların,
Acıların,
Kederlerin
Aslında ne kadar küçük, uzak ve silik olduklarını

Ve dersin ki

Zamanından önce açmaz çiçekler


Ayşegül Girgin (25 Aralık 2006)

4 Aralık 2006

..Yazıvermişçesine...

Belki bir kırıntı vardı avcunda
Rüzgara kapılıp gitmesinden korktuğun
Ya da koca bir taş gibi, görünürde,
Sağlam, oturmuş yerine, ardına sığınmanı bekleyen
Merak ettin aslında hep,
Bilmek istedin
Yazmak istedin belki
Ve hep haklı çıkmak

Kuralların vardı,
“Hep”lerin ve “asla”ların...
Hesapların vardı,
Ve haritaların...

Ama “veya”ların dünyasıydı bu,
“sonra”ların...
“ve belki”lerin hüküm sürdüğü
“hep”lerin hiç kazanamadığı...

ve sen bunu hiç tahmin etmemiştin

Ayşegül Girgin
4 Aralık 2006

6 Ekim 2006

Bilgisayarda yaptığım ilk resim


İlkokulda karaladığım birkaç Paintbrush örneğini saymazsak, işte bigisayarda yaptığım ilk resim:

(Büyütmek için resme tıklayın)


Evet deniz denize benzemiyor; ama ne demiş Jamie Paolinetti amcam???

"Limitations live only in our minds. But if we use our imaginations, our possibilities become limitless."


Program (Wizardbrush) tam sürüm olmadığı için 23 kez daha kullanma şansım var. Bakalım bu limit içinde adam akıllı bi şeyler karalayabilecek miyim...

Ekleme (17.12.2006) : Kalleş DEMO! 23'e kalmadan, 4. denemeden sonra kapandı. Satın almam gerekiyormuş. E hani 23 hakkım vardı daha????

2 Ekim 2006

:-:-:-:---> ÜÇ BUÇUK YAPRAKLI YONCA ! ! !

EVET! Bilkent'te öğrencilerin bir garip olduğunu biliyorduk zaten; ama suçu derslere ve hocalara atıyorduk. Ve işte şimdi gerçekler su yüzüne çıktı!!!

BİLKENT'İN TAŞI, TOPRAĞI, SUYU, HAVASI BOZUK!!!!


Bugün bulduğum yonca 3 yapraklı değildi. (Ehehe herhalde yani ;)) 3 olsa burda ne işi var?)
İşin ilginci, 4 yapraklı da değildi... 5??? 6??? Yok yok...


Yahu 3.5 yapraklı yonca buldum ben bugün!!!!!

ÜÇ BUÇUUUK!

İnanmayanlar için işte fotoğraflar:



22 Ağustos 2006

.-.-...Çizdim karaladım yine..-.-...

---Ankara’da, anneannemlerdeyim----

Çizgifilmlerden bahsetmişken, bugün oturdum çizgifilmlendim.

Höh? O da ne demek?...

Şey... Bir yerlerden eskiden çok sevdiği çizgi filmlerden birkaçının bazı karakterlerinin resimlerini buldum ve baka baka çizdim. Sonra baktım siyah beyaz pek bi sevimsizler.... Taa orta okuldan kalma sulu boyalarımı buldum anneannemin evinde. Çok sevindim attırmadığım için. Yaz başında anneannemin evindeki odamı düzenlerken annem çok ısrar etmişti: “Çocuk musun yahu!? At artık şu boyaları falan! Ne bunlar böyle?!”

Güç bela kurtarmıştım boyalarımı annemin elinden. “İyi ki yapmışımııııııım” demiş Nil Karaibrahimgil. Ağzına sağlık!

Çizimlerimi paylaşayım bari dedim. Buyrun.


Şey.. yalnız... Böyle küçük görünüyor. Büyütmek için üzerine tıklamanız gerekecek...


20 Ağustos 2006

...Uyusun da büyüsün....





“Nerde bu çizgi filmler?!” dediğim sabahlardan biriydi. Ya yeterince erken kalkmamıştım ya da o kadar saçmalık ve sapkınlığa rağmen koca bir kitle tarafından izlenen ve sohbetlere malzeme olan mide bulandırıcı ‘kadın programları’ gerçekten de televizyon dünyasını esir almış, çizgi filmleri saf dışı bırakmıştı.

Son 1-2 yıldır televizyonda rastladığım çizgi filmleri düşündüm. Hiçbirinin, adını hatırlamak şöyle dursun, karakterlerinin belirgin özellikleri bile gelmedi aklıma. İzlememişim demek ki. İzleyememişim. Belki de midem kaldırmamış. O zaman düşünmüştüm işte: Benim çocukluğumdaki çizgi filmlerle bugünküler çok farklıydı. Bugün hemen hemen hepsinde savaşlar, yarışlar, teknolojik karakterler veçirkin yaratıklar varken ben karikatürize edilmiş aileler, çocuklar, ev hayvanları, şirin yaratıklar ve spor takımları (ve yakışıklı Tusubasa) ile büyümüştüm: Taş Devri, Jetgiller, HollywoodYaramazları, Şeker Kız Candy, Winnie the Pooh, Tom ve Jerry, Heidi (ki sinir olurdum ben o kıza), Varyemez Amca ve Yeğenleri, Sylvestre ve Tweety, Şirinler (evet biraz gıcıklardı ama olsun), Red Kit, Alaaddin ve Cini, DarkWingDuck, Mickey Mouse ve niceleri... Gerçi bir de Ninja Kaplumbağalar, He-Man ve She-Ra gibiler vardı. Evet onlar savaşırlardı, ama yine de çizgilerin bir çekiciliği vardı işte. Bunları düşünürken, 50sine gelmiş bir orta yaşlı gibi, “Aaaah ah! Nerde benim zamanımdaki çizgi filmler?!...” derken buldum kendimi.

Derken, iki hafta kadar önceydi sanırım, babamı Tom ve Jerry izlerken buldum. Ben de oturdum yanına, başladım izlemeye. 2. dakikadan sonra iyice sıkıntı bastı. Bilmiyorum,belki de babamla izliyor olduğum için sıkılmış, zevk alamamıştım; ama galiba artık Tom ve Jerry’nin bana ilginç gelmiyor olma olasılığı daha ağır basıyordu. Aslında belki de sadece artık ezberlemiştim ve sonunda Jerry’nin kazanacağını biliyordum. Tom ne yaparsa yapsın, ister Jerry’i kafese tıkmayı başarsın, ister onu katran ve tüye bulasın, isterse de tren raylarına bağlasın, Jerry nasılsa bir yolunu bulup kurtulacak ve sonunda Tom’a dersini verecekti. Bu Tom’un kaderiydi ve değişmeyecekti. Sonunu bildiğim bir macerayı izlemek de bana o eski hazzı vermeyecekti. Galiba büyümüştüm.

Geçen haftaydı sanırım, bu sefer de Taş Devri’ne rastladım; ama ikinci versiyona. Bambam’la Çakıl büyümüşler artık. Şu garip komşuları vardı bi de hani: Frankenstein kılıklı adam ve garip alışkanlıkları olan, hatta çamurlu böcek falan yiyen ailesi. Neydi adı o adamın yahu? Neyse... Unuttum. Ben bu versiyonu daha çok severdim. Hatta bölümün sonuna doğru Bambam, Çakıl ve genç arkadaşlarına özel bi kısım olurdu. Bize bardaktan telsiz, yağmur suyundan bilye yapmayı falan öğretirlerdi. İşte o gün bu versiyona rastladım televizyonda. Çok şaşırdım. Artık Taş Devri göstermediklerini zannediyordum. Çizgi film alminde de “uzay çağı” başlamıştı ya hani... Çok sevindim işte onu görünce. Büyük bir hevesle izlemeye koyuldum.

Ama...

Ama...

Hayal kırıklığı böyle bir şey galiba.

Bir süre sonra vücudumda karıncalar dolanmaya başladı sanki. Daraldım, bunaldım... Artık zorla seyrediyordum. İnat etmiştim sonunu getirmeye. Çocukluğumun çizgi filmiydi bu, çok özlemiştim; ama ...

Ama...

7. dakikaydı herhalde, kanal değiştirdim. Dayanamadım.

Galiba ben büyüdüm. Aaaarrrggghhhh! Hayıııııııır! Olamaaaaz! Olmamalı!!!!

Hmmm.... Aslında... Biraz daha düşününce...Hâlâ Kayıp Balık Nemo’yu her izleyişimde inanılmaz bir keyif alıyorum..

Hmmm.. Dur bi dakika... Tam büyümemişim. Ohhhhh iyi! Sevindim valla... Ay içime su serpildi. Owfff. Çok korkmuştum yahu! Resmen büyüdüm sandım! Ayyyy...Rahatladım. Sağol Nemo yaaa! Sen de olmasan... (!!!!!)




Aslında bir de Oyuncak Hikayesi var (Toy Story), hmmmm.. hiç fena değil... Ohhh tamam ya.. Hâlâ çizgi film izleyebiliyorum. Ay çok sevindim!....


....Yaşlılık....


Sanırım ölmekten değil ama yaşlanmaktan korkuyorum.

İki haftadır babaannem bizdeydi – Karamürsel’de. Perşembe günü onu evine bırakmak için onunla birlikte Ankara’ya geldim.

Bugün anneannemdeyim. Haziranda ameliyat oldu dizlerinden. Ne rahatsızlığının ne de geçirdiği operasyonun adını biliyorum, o yüzden kısaca şöyle açıklayayım: Dizlerindeki eklem boşluğunda kıkırdakların sürtünmesini engelleyen sıvıdan eser kalmamış, bu nedenle o kıkırdaklar feci şekilde aşınmış. Bu da yürürken, otururken kalkarken vs anneanneme dayanılmaz bir acı veriyordu. Ameliyatla, dizindeki bu ekleme platin protez takıldı – her iki dizine de. Felaket bir acı. Ütelik genel anestezi de yapmamışlar kadıncağıza, lokal yapmışlar yaşı ileri olduğu için. Ameliyat boyunca takır tukur kırılma biçilme sesleri dinlemiş küçük anneanneciim.

Şimdi ameliyat sonrası egzersizler yapmak zorunda. Görseniz, doktor öyle bir liste vermiş ki ben bu sağlam halimle yapamam o kadarını. Resmen 20 çeşit hareket ve her birini 100er, 150şer kere yapması isteniyor. Yani sabah kalksa, başlasa, akşama anca biter hiç durmadan. Olacak iş değil. Hareketler de oldukça zorlu. Kadıncağız bas bas bağırıyor naapsın?! Geceleri de uyuyamıyor; bu gece toplamda 2 saat anca uyudu işte 15er dakikadan...

Babaannemin durumu da sinir bozucu. Tansiyonu oldukça yüksek. Ayrıca çok evhamlı olduğu için sürekli oğullarını, torunlarını, yöneticisi olduğu apartmanın tamirat işlerini vs vs merak etmekten tansiyonu sürekli oynuyor. Ben böyle evhamlı insan görmedim: Babam check-up için Karamürsel’den Gebze’ye gidiyor – alt tarafı 1.5 saatlik yol - babaanne evde hop oturup hop kalkıyor. “Eyvah çocuğa bişey mi oldu. Ay havada çok sıcak. Ay hastanede bunalır şimdi o...” Ohooooooo. Babamın gittiği hastane de mübarek 5 yıldızlı otel gibi. Ben sırf gezme amaçlı gittim 1-2 kez babamla... Hele bir de pastanesi var... Owfff.. Ordaki kadar lezzetli vişneli çikolatalı pastayı ömr-ü hayatımda yemedim ben. Hem de kremşanti yerine muhallebi döşüyorlar arasına üstüne falan. Oyyyhh! Ay bi daha gidesim geldi bak. Şöööyle hastane bahçesinde çiçekler arasında denize karşı o pastadan yiyip çay içesim geldi vallaha!

Hmm konudan saptım sanırım, hemen geri dönüyorum!

Babaannemin bir de mide sorunu olduğu için yedikleri ona felaket sancılar ve boşaltım zorluğu olarak geri dönmekte. Üstelik pankreası da ara sıra fena saçmaladığı için babaannemin bütünüyle çiğneyip yutabildiği tek ikili, peynir-ekmek. Peynir de mümkünse keçi peyniri olmalı, çünkü diğerleri de dokunuyor. Yazık yaaaa kadıncağız böyle önüne soğandır, salatalıktır, domatestir, fasulyedir vs koyduğunda öyle bir iç çekiyor ki... Sonra dayanamayıp biraz yemeye başlıyor. Ama bunların suyunu emip posasını çıkarmak zorunda kalıyor. Bunu da sadece evde yapabildiği için biz dışarda yemek yemek istediğimizde kadıncağızın morali bozuluyor. Zor ya... Düşünsene hiçbir şeyi adam akıllı yiyemiyorsun, sadece emebiliyorsun! Olacak iş değil! Ama olmak zorunda işte.

Yaşlılık çok zor bir şey. Tamam dinç yaşlılarımız da var ama öyle olmak da zor. Yaşam boyu düzgün besleneceksin de... Spor yapacaksın da.... ohoooooo....

Çevremdeki yaşlılarda gözlemlediğim moral bozucu birkaç hususu listelemek gerekirse:

-Deri koltukta oturmaktan rahatsız olabiliyorlar.

-Dizlerini kırıp üstüne oturamayabiliyorlar.

-Merdiven çıkmak acıklı bir olay haline geliyor.

-Yokuş aşağı inerken başları dönebiliyor.

-Yemek kokusu onları rahatsız edebilyor.

-Sırtlarında durmak bilmeyen bir ağrı hissettiklerinden aynı pozisyonda fazla oturamayabiliyorlar.

-Parmakları rahat açılıp-kapanmayabilyor.

-Hava sıcaklığı normalken bile üşüyebiliyorlar.

-Ufak esintiler onlara rüzgâr etkisi yapabiliyor.

-4 saatlik bir yolculuk bile onlara fazla gelebiliyor.

-Bindikleri arabanın başka bir arabayı sollaması, korku ve endişhe nedeni halini alabiliyor.

-Elleri titrediği için ipliği ipne deliğinden geçirebilmek bir yana dursun, düzgün yazı yazmak bile zorlaşabiliyor.

-Her istediklerini yiyemeyebiliyorlar.

-Geceleri uykusuzluk çekebiliyorlar.

-Değişen dünyayı anlamakta zorlanıyorlar.

-Ayakkabı bağlamak onlar için çok zor olabiliyor. (Farketmişsinizdir, bir çoğu bağcıksız ayakkabı giyer.)

Daha çoook sayılabilir de işte şimdilik bu kadar yeter.

Kafa yapılarımız uyuşmadığından veya bana ayak uyduramadıklarından onlarla bir arada olmak beni biraz zorluyor, evet. Ama yaş itibariyle doğa ananın onlara eskisi kadar cömert davranmadığını farkettiğim için artık biraz daha anlayışlı yaklaşıyorum sanırım.

Yaa ben gerçekten korkuyorum. Yaşlı olmak gerçekten zor. Gençliğin kıymetini bilip son damlasına kadar sömürmek lazım. Gezelim, eğlenelelim, oynayalım, zıplayalım arkadaşlar! Ne duruyoruz yau???

15 Ağustos 2006

Bu üçlüye dikkat!

İlkokul 3'te Kocaeli Koleji'ne başladım. Uras'la orada tanıştım. Sınıfta çok sayıda Değirmendereli, İzmitli ve Gölcüklü vardı ama topu topu 3 tane Karamürselliydik. Uras garip bi çocuktu; ben de pek normal olmadığımdan gittim onu buldum heralde kendime arkadaş diye.

Sonra 4. sınıfta bizim servise yeni bi kız geldi. Adı Gizem. Benden sonraki duraktan biniyordu. Aynı yaştaydık. Böyle nerdeyse sarışın, çilli, çıtı-pıtı bi kız. Bi yerlerden de tanıdık geliyor... Tamam tamam! Babalarımız aynı yerde çalışıyormuş, fabrikanın etkinliklerinden göz aşinalığım var demek ki.

Nasıl bilmiyorum ama biz sıkı fıkı arkadaş olduk.

Yine de, Uras'la Gizem'in kuzen olduklarını öğrenmem 1.5 yılımı almıştı. (!)

Ve ondan sonra Uras'la görüşeceğim zaman Gizem'i, Gizem'le görüşeceğim zaman Uras'ı da çağırarak, uzun yıllar devam edecek olan 3lü bir arkadaşlığın ilk tohumlarını atmış oldum. (Ayıptır söylemesi, sayemde oldu biraz. :p )

6. sınıfta artık KOSKOCA ORTAOKULA başlamış olmanın verdiği bir rahatlıkla ailemizden izin koparmayı başarmıştık: Bisikletle sahile inme izni.

Yıl 1999... Aylardan Ağustos.

Neredeyse her gün öğlene doğru bisikletle evden çıkıp Gizemlere gidiyor, sonra onunla birlikte Uras'ı da alıp sahile devam ediyorduk. Karamürsel'i 2 kez turladıktan sonra parklarda bisiklet sürmemize izin vermeyen zabıtadan kaçmayı da başarıp bir çay bahçesine yerleşiyor, orda artık gelsin ayranlar, gelsin simitler, gelsin tavla, sohbet-muhabbet....

Sonra sahil bandında 2 tur daha. Akşamüstü saat 4 gibi seyyar mısırcılar sahile dökülürdü. Ben özellikle bir tanesinden alırdım hep mısırımı: Mahmut Amca'dan. Bir keresinde bana özel bir mısır kebap yapmıştı: Mısırı kömür ateşinde pişirdikten sonra bir kez haşlanmış mısırın suyuna daldırıp tuzlardı. Sonra 1-2 dakika daha ateşte tutar, tuzun iyice mısıra işlemesini beklerdi. O mısır kebabın tadını unutmam. Öyle yapmayınca hem kuru olur, hem de tuzsuz. Böyle ise..... Owffff! Bi de indirim yapardı bana Mahmut Amca.

Mısırdan sonra 1 saat bile geçmeden canımız dondurma çekerdi. Hemen Memo Kornet'e gidip toplam 4 top büyüklüğünde ama 8-9 çeşit dondurma alırdım ben. Kıyamazdım. Hangi lezzetten vazgeçsem, bilemezdim: Muzluyu almasam olmaz, limonsuz dondurma zaten olmaz, kavunlu da pek güzeldir, eh çikolatalıdan assla vazgeçmem, kahveli de güzel yaaaa, e bi de kayısı, sonraaaa kivi var bi de....

Sonra yine bisiklet turuna devam.

Bi keresinde sümüklü 4 çocuk peşimize takılmıştı. Hızlıca arkadamızdan gelip tekerleklerimize sürtüyorlardı falan. Gıcık şeyler. Ama iyi avladık onları: Kaçarmış gibi yaptık, hızlandıkça hızlandık.... Gözleri döndü herhalde ki onları aslında Belediye binası altındaki polis karakoluna sürüklediğimizi farkedemediler. Karakola vardığımızda kapıda duran nöbetçi memur abiye "Polis aaaabi, bunlar bizi kovalıyorlar, rahat bırakmıyorlar, hem de çimlerin üzerinde de sürüyolar!" diye şikayet ettiğimizi gördüklerinde bir kaçışları vardı ki.... Oooooowfff! Puhahahahaaaa! Yaşasın ispiyonculuk!

1-2 hafta, günaşırı birlikte zaman geçirdik. Aslında yaptığımız hep aynıydı, ama nedense kimsenin bir şikayeti yoktu. Mutluyduk.

Günlerden 16 Ağustos Salı. Ben yine Uras ve Gizem'le yaptığım "bisikletle Karamürsel" keyfinden dönmüşüm. Her şey çok güzel... Gecenin 3'ünde inanılmaz bir yer sarsıntısıyla uyandığımda artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını tahmin edememiştim belki ama bir gün büyüyüp de bisikletten otomobile terfi edeceğimizi biliyordum.


Aşağıdaki fotoğraf, benim, annemin arabasını yalnız başıma kullanma iznini kopardığım gün çekildi. Uras ve Gizem elbette ki elimdeki bu olanaktan yararlanması gereken ilk iki kişiydi ve ben de zaten ilk iş olarak Gizem'in evine sürmüştüm arabayı. Sonra da Uras'ı aldık tabii...O gece eve 11de döndüm. Evde kıyamet koptu tabii; arabayı aldığın ilk gün gecenin bi vakti mi gelinir eve be kızım?!?!